Avrupa Baris Meclisi'nin Gazetesi
Dogan Özgüden'in yazıları
*
– TBMM kapatıldı. Anayasa ortadan kaldırıldı. Siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu ve mallarına el konuldu.
– 650 bin kişi gözaltına alındı ve 90 gü ne varan gözaltı sürelerinde ağır işkence gördü. Açılan 210 bin davada, 230 bin kişi sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı. 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı. İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi.
– Askeri mahkemelerde 71 bin kişi düşüncelerinden, 98 bin kişi örgüt üyesi olmaktan yargılanıp ağır cezalara çarptırıldı.
– Cezaevlerinde insan onuruyla bağdaşmayan baskı, dayak, işkence ve kötü koşullardan dolayı 299 kişi yaşamını yitirdi. Bunlardan 171’inin "işkenceden öldüğü" belgelendi. 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 14 kişi açlık grevi-ölüm orucu eylemlerinde öldü.
– 1 milyon 683 bin kişi, komünist, alevi, kürt, dinci, şeriatçı denilerek fişlendi. 30 bin kişi “sakıncalı” görülerek işten atıldı. Bunlardan 3 bin 854’ü öğretmen, 120’si üniversitede görevli öğretim üyesi, ve 47’si hakimdi. 18.525 kamu görevlisi hakkında soruşturma açıldı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. 30 bin kişi ülkesinden, işinden, okulundan, ailesinden uzakta mülteci olarak yaşamak zorunda bırakıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
– 937 film “sakıncalı” bulunduğu için yasaklandı. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. Siyasi partiler ve sendikalar kapatıldı, çok sayıda siyasetçi gerekçesiz gözaltında tutuldu ve tutuklandı.
– Yüzbinlerce yayına el konuldu ve imha edildi. Yayınevi sahipleri gözaltına alındı, tutuklandı, işkence gördü.
– 39 ton gazete ve dergi imha edildi. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 31 gazeteci cezaevine girdi. 300 gazeteci saldırıya uğradı. 3 gazeteci silahla öldürüldü.
– Devlet görevlileri tarafından 227 kişi öldürüldü. Bu insanlardan; 16 kişi için “kaçarken” vurulduğu, 95 kişi için “çatışmada” öldüğü söylendi. 73 kişiye “doğal ölüm raporu” verildi. 43 kişinin “intihar ettiği” bildirildi.
Père-Lachaise'dekilere saygısızlık...
Dogan Özgüden
Barış'a yazılacak yazının bittabi
barışçıl olması gerek... Ama
barışçıl olmak, ille de gerçekleri görmezlikten gelmek, barış'la bir
türlü barışamayanların marifetlerini örtbas etmek değil. Ülkemizin
siyasal kargaşası karşısında "çıkmadık candan umut kesilmez" diye
bağrımıza taş basmağa çalışsak bile, öyle gerçekler var ki bir mertek
gibi batıyor görmesini bilen gözlere...
Diyeceklerim, günümüzün "en büyük Türk büyükleri"nden ikisi, Recep Tayyip Erdoğan ve Kemal Kılıçdaroğlu üzerine...
Niçin ikisi?
Türk'üyle, Kürd'üyle, Ermeni'siyle, Asuri'siyle, Rum'uyla tüm insanlarımız otuz yıldır süregelen iç savaşın bir an önce bitirilmesini, ülkemizde gerçekten demokratik, insan haklarına ve sosyal adalete saygılı bir düzene geçilmesini beklerken ve de savaşın taraflarından biri bu uğurda tek taraflı ateşkes ilan etmişken, verili koşullarda bu süreci sonuca götürebilecek iki kişi onlar olduğu için...
Ağızlarını her açışlarında "Halk iradesi", "Meclis'in üstünlüğü" demiyorlar mı? 335'i AKP'den, 101'i CHP'den, etti mi 436? BDP'nin 20 milletvekili de doğal olarak her barışçı girişimi desteklemeye hazır olduğuna göre, oldu mu 456? Yani Meclis'teki toplam 541 milletvekilinin yüzde 84'ü.
Ortam uygun, aritmetik uygun, dünya konjonktürü uygun. Barışı bugünden yarına yaşama geçirmek için bu "en büyük iki Türk büyüğü"nün bekledikleri nedir?
Denebilir ki, belki vardır bir bildikleri... Varsa bir bildikleri açıkça söylesinler, biz de bilelim.
Yine denebilir ki, siyasetçinin tavrını belirleyen sadece somut gerçeklikler, aritmetik doğrular değil, aynı zamanda duygularıdır, duygusal birikimleridir.
Söz konusu Devlet Bahçeli olsa, ne denli kin ve husumet duygularıyla dolu olduğunu gösteren "yağlı kement atma" şovu hâlâ belleklerdedir. Zaten onun partisinin yüzde 84'te yeri de yoktur.
Erdoğan'la Kılıçdaroğlu öyle mi? Siyasal şovlarında söylediklerine bakarsanız, yavrularını kirli savaşta yitirmiş şehit analarından da, gerillacı analarından da, Cumartesi analarından da daha fazla insancıl duygularla yüklüdürler.
12 Eylül Cuntası'nın ve onun sivil uzantılarının sürgüne zorladığı, anayurtlarından binlerce kilometre uzakta, Paris'in Père Lachaise Mezarlığı'nda yatan Yılmaz Güney'le Ahmet Kaya için söylediklerine bakın.
Erdogan, ATV'nin programında Ahmet Kaya'nın bir konser kaydını izlerken gözyaşları döküyor, sanatçılara seslenirken de "Eğer bu ülkenin otoriteleri Yılmaz Güney'in filmlerine kulak vermiş olsalardı, Türkiye bugün çok farklı bir yerde olabilirdi," diyor.
Siyasal mücadele duygu müzayedesine dönüştü ya, Kılıçdaroğlu ondan geri kalır mı? Paris'e gittiğinde her ikisinin de mezarlarını ziyaret ediyor, ardından da Kürdistan'ı yeniden fethetme seferinde Diyarbakır'dan geçerken "Onlar bizim insanlarımız. Kavga üslubunu bir kenara bırakıp herkesi kucaklayan barış söylemiyle yola çıkmalıyız," diyor.
Türkiyeli en eski siyasal sürgünlerden biri olarak söyleyeyim:
Yılmaz Güney 26 yıldır, Ahmet Kaya 10 yıldır Père Lachaise'de...
Kılıçdaroğlu 8 yıldan beri, Erdoğan 7 yıldan beri TBMM üyesi... Türkiye-AB ve Türkiye-Avrupa Konseyi ilişkileri bağlamında kimbilir kaç kez Paris'e gitmişlerdir? Bugüne kadar bu iki büyük sanatçıyi anmak, Père Lachaise'de mezarlarını ziyaret etmek hiç akıllarına gelmiş midir?
Denebilir ki Erdoğan 2003'te seçilir seçilmez başbakan olmuştur ve de işleri başından aşkın olduğu için vakit bulamamıştır. Ama başbakan olur olmaz 9. Dünya Atletizm Şampiyonası'nda 1500 metre finalinde Türk atleti Süreyya Ayhan'a moral vermek üzere apartopar Paris'e uçan da aynı Erdoğan değil midir?
Haydi bu duygu bezirganlığını bir yana bırakalım.
Türk Devleti'nin Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya'ya reva gördüğü tüm baskı, inkar, karalamalar, her iki sanatçının da Kürt kimliklerini inkar etmemelerinden ve de tüm ezilenler gibi Kürt halkının da haklarını savunmalarından kaynaklanmıyor mu?
Eğer Türkiye'nin en büyük iki partisinin liderleri, devlet adına Güney ve Kaya'ya gerçekten bir vefa gösterisinde bulunmak istiyorlarsa, herşeyden önce Kürt halkının kendilerine yaptığı barış önerisini içtenlikle kabul ederek 30 yıllık içsavaşın tüm taraflarıyla yapıcı ve kalıcı çözümler için masaya oturmalıdırlar.
Bu satırları yazarken Başbakan Erdoğan'ın, barış için görüşme şöyle dursun, hâlâ militarizmin dayattığı bataklıkta kulaç attığı, Kürt ulusal hareketinin uzattığı zeytin dalına, "eve dönüş" ya da "pişmanlık" etiketli 221. madde tuzağıyla yanıt verdiği haberi geldi. Bir yandan bazı generalleri askıya alarak "sivilleşme" gösterisi yapan Başbakan, iş topyekun silah bırakmaya gelince birden militarist kesilerek, "Kalkıp da birilerinin PKK ağzıyla ordumun silah bırakmasını istemesi haksızlık değil mi?" demagojisi yapıyor.
Ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu ise önümüzdeki seçimlerde BDP de dahil tüm demokratik ve ilerici güçlerle ittifak önerisini elinin tersiyle iterek, "tek başına iktidar olma" edebiyatı yapıyor. CHP'nin asla tek başına iktidar olamayacağını kendisi de dahil tüm CHP'liler pekâlâ bildiğine göre, partinin gizli gündemi ister istemez yine ordu destekli müstakbel bir CHP-MHP koalisyonuna odaklanıyor.
Bu tutarsızlıklar sürüp giderken, medya bugüne kadar BDP'li 19 milletvekili hakkında toplam 2.473 yıl hapis talebiyle 544 dâva açıldığını duyuruyor. Ve de Diyarbakır'da aralarında halkoyuyla seçilmiş belediye başkanlarının da bulunduğu 151 Kürt önderi, çoğu tutuklu olmak üzere, anadilde savunma hakları dahi reddedilerek yargılanıyor.
Tüm bu gerçekler ortadayken, Türkiye halklarının başka göklerde zamansız düşmüş iki barış güvercininin, sevgili Yılmaz Güney ile Ahmet Kaya'nın isimlerinin siyaset meyhanesinde meze olarak kullanılması tek kelimeyle utanç verici.
Bu, sadece Yılmaz Güney'e ve Ahmet Kaya'ya değil, Père-Lachaise Mezarlığı'nda onlarla birlikte yatan 1871 komünarlarının, Nazi işgaline karşı savaşta canlarını veren direniş kahramanlarının anılarına da büyük saygısızlık.
Türk'üyle, Kürd'üyle, Ermeni'siyle, Asuri'siyle, Rum'uyla tüm
Türkiyeli barışseverlerin öncelikli görevlerinden biri de Türkiye
siyasetini bu utanç verici ayıptan kurtarmak olmalıdır.
Brüksel merkeziyle Zaventem havaalanı arasında arabayla ya da otobüsle
gidip gelenlerin gözünden kaçmaz. Léopold III Bulvarı üzerinde en
modern cihazlarla korunan geniş bir alanın ortayerinde tam 28 ülkenin
bayrakları dalgalanır. Bittabi Türk Devleti'nin ayyıldızlı bayrağı da...
Brüksel'e yolu düşen Türk'lerin en çok ilgisini çeken yerlerden biridir
burası. Hele yıllardır Schuman Meydanı'ndaki Avrupa Birliği binalarında
"dünkü vilayetlerimiz"in bayrakları dalgalanırken kendi bayraklarının
hâlâ orada olmamasından dolayı gazaba gelen milliyetçiler için NATO
Karargahında Türk bayağını görmek bir teselli mükafatıdır.
Sosyalist sistemin çökmesinden sonra o zamana kadar düşman kampta
sayılan Doğu Avrupa ülkelerinin de katılımıyla artık bu karargaha da
sığmayan NATO şimdi Brüksel'de, eskisine birkaç yüz metre mesafede daha
büyük bir karargah inşa ettirmekle meşgul. Kolay değil, 28'i üye, 22'si
ortak olmak üzere 50 ülkenin delegasyonlarını ve personelini bir çatı
altında barındırmak.
250 bin Metrekarelik bir alanda ultramodern koruma tesisleriyle
donatılacak olan yeni karargah şimdiki hesaplara göre 460 Milyon
Euro'ya malolacak. Brüksel'de kırk yıldan beri Avrupa Birliği'in
kaprisleri yüzünden yaptırılan devasa binaların ilk ayrılan bütçelerin
en azından iki üç misline mal olarak bitirildiğini çok iyi bildiğimden,
bu yeni NATO Karargahı'nın da 28 ülkenin vergi mükelleflerine en
azından 1 milyar Euro'ya patlayacağından hiç kuşkum yok. Örneğin Avrupa
Komisyonu merkez binasının amyanttan temizlenmesi operasyonu 500 milyon
Euro'luk bir bütçeyle başlatılmışken tam 14 sene süren çalışma yine AB
üyesi ülkelerin vergi mükelleflerine tam 1,5 Milyar Euro'ya mal
olmuştu...
Peki niçin tüm bu israf? NATO Sovyetler Birliği ve müttefiklerine karşı
Batı dünyasının güvenliğini sağlama gerekçesiyle kurulmadı mı?
Sosyalist rejimler birbiri ardına iskambilden şatolar gibi çökeli yirmi
yıl oldu. Varşova Paktı tarihe karıştı, hattâ Rusya bile NATO'ya ortak
oldu... Varlık nedeni yıllardır resmen ortadan kalktığı halde NATO
bırakın kendini feshetmeyi, "terörizmle mücadele"yi bahane ederek
büyüdükçe büyüyor, kabına sığamıyor. Sadece eski sosyalist ülkelerin
değil, Akdeniz, Ortadoğu, Kafkas hattâ Asya ülkelerinin ordularını da
kontrol altına alıyor.
Bu konuda sevgili Murat Çakır'ın Mısır'da Mübarek'in istifasından
önceki durum üzerine yaptığı analiz gerçeği apaçık ortaya koyuyor:
"Öncelikle Mısırlı generallerin ABD, AB ve NATO ile 'içli-dışlı'
olduklarını vurgulamak gerekiyor. Geçenlerde Brüksel’de yapılan bir
NATO toplantısında, Mısır ordusunun kendi halkına karşı şiddet
uygulamamış olmasının ardında 'NATO’nun Mısırlı subaylara yönelik
eğitim programının belirleyici olduğu' tespit edilmişti. NATO aynı
tesbiti Tunus ordusu için de yapmakta. Tunus ve Mısır orduları,
NATO’nun 'Akdeniz Diyalogu' başlığı altında 1994’den bu yana sürdürdüğü
programa katılıyorlar. Güney Akdeniz ülkelerine yönelik olan bu
programa üye olan diğer devletler ise Cezayir, Fas, Moritanya ve Ürdün.
Program çeşitli düzeyde bu ülkelerin NATO’yla askeri işbirliğinin
yanısıra, 'ordu mensuplarinin uluslararası hukuk standartlarını'
öğrenecekleri seminerler de içeriyor. NATO programına katılan bu
devletler aynı zamanda AB’nin kurduğu Akdeniz Birliği'nin de üyeleri.
Her iki grup için geçerli olan gerekçe: 'barış için işbirliği,
subayların eğitimi, silahlanma kontrolu, gizli servislerin işbirliği,
hukuksal işbirliği' ve elbette 'teröre karşı mücadele".
Çakır aynı yazısında Mısır Ordusu'nun Türk Ordusu'yla benzerlikleri
üzerinde de ayrıntılı bilgiler verdikten sonra, şu öngörüde bulunuyor:
"Hangi olasılık gerçekleşirse gerçekleşsin, ordu yönetimi için asıl
hedef, ülkedeki politik, hukuksal ve ekonomik imtiyazlarının korunması
olacaktır. Bu amaçla, Arap dünyasında İsrail ile barış yapan tek ülke
olarak kalmanın garantörü olduklarını ve Mübarek sonrasında da rejimin
esaslarının değişmeden, Batı'nın lehine bir konumda devam edeceğini
göstereceklerdir. Kendi çıkarlarını kollamaları ve bu uğurda alacakları
kararların halkın, bilhassa yoksul ve emekçi kitlelerinin çıkarlarına
hizmet edeceği ise hayli şüphelidir." (Murat Çakir, Mısır ordusu kimin
hizmetinde?, Günlük, 8 Subat 2011)
Ne yazık ki, Mısır ordusuna ABD ve NATO destekli bir "halâskârlık"
misyonu biçilir biçilmez Türkiye'nin iflah olmaz "asker
gelsin"cilerinde yeni bir hareketlenme başladı. 50'li yıllara "İsmet
Paşa'nın tarihsel karizması"yla beslenen askercilik 60'lı yıllarda
Mısır, Irak ve Suriye'den gelen Nasır'cı ve Baas'çı etkilerle
palazlandı. Kendini sol belleyen bazılarınca anti-emperyalist kavga
adına emperyalizmin bölgedeki bu en sadık ve güçlü "korucu"sunun
sürekli sırtı sıvazlandı.
Sanki 2. Dünya Savaşı'nın bitiminden beri ABD Dolar'larıyla Yankee
standartlarında biçimlendirilen, 27 Mayıs 1960 Darbesi sabahı
radyolardan "NATO'ya, CENTO'ya bağlıyız" yeminleri eden, MGK'siyle,
OYAK'ıyla, savaş sanayileriyle, Kontr-gerilla'sıyla Pentagon'un "paralı
askeri" haline dönüştürülen ordu bu ordu değildi!
12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin aynı ordu tarafından NATO'dan destek
ve hattâ onay alınarak gerçekleştirildiğini Mısır'daki sağır sultan
bile bilirken, bir kısmı darbe sonrası kontr-gerilla işkencelerinden
geçirilen "asker gelsin"ciler yine iflah olmadı.
Hiç unutmuyorum, 90'lı yıllarda Brüksel'e Atatürkçü örgütlenme yapmaya
gelen bir eski keskin solcu, tutumlarını eleştirerek geçmişte hep
birlikte militarizmden neler çektiğimizi anımsattığımda, beni
Türkiye'den kopmakla, orduyu yeterince tanımamakla suçlamıştı:
- Tahmin edemezsin... Bugünkü ordu aynı ordu değil, tamamen bizim
saflarda... Anti-emperyalist...
- Omuzu kalabalık generaller de mi?
- Hepsi hepsi. Ordu bizim ordumuz.
Oysa tam da o sırada, bu konuşmanın geçtiği Türk mahallesine birkaç yüz
mesafedeki NATO Karargâhı'nda Türk generalleri, Amerikalı generallerle
kafa kafaya Balkan'lara, Afganistan'a askeri müdahale planları
yapıyordu.
Yine tam da o sırada, aynı ordu Kürdistan'da köyleri yakıyor, Kürtleri
tehcire zorluyor, anti-militarist aydınları kara listelere alıyor,
Jitemciler, korucular, profesyonel katiller eliyle katlettiriyordu.
Günümüzün Atatürkçü medyasında askercilik o raddede ki, bunların
etkisinde kalanlar, genellikle de benimsedikleri Batılı yaşam biçiminin
tehlikeye düşmesinden endişeli olanlar, Türkiye'nin
demokratikleştirilmesi, Avrupa'nın demokratik kriterlerinin
benimsenmesi, Kürt halkının ve tüm etnik ve dinsel azınlıkların eşit
haklara sahip olması için verilen yürekli mücadelenin dahi ABD
emperyalizmi tarafından Türkiye'ye dayatıldığını, bu gidişi hangi
yöntemle olursa olsun ancak Ordu'nun önleyebileceğini papağan gibi
tekrarlayıp duruyorlar.
Mussolini'nin Roma yürüyüşünün ya da Hitler'in Nürenberg mitinginin 21.
yüzyıl versiyonları Türkiye'de 10. Yıl ve hattâ Harbiye marşları
eşliğinde rahatlıkla sahneye konabilir. Lafzı ile fiili birbirini
tutmayan, dün ak dediğine bugün kara diyen AKP iktidarının
tutarsızlıkları sürdükçe de bu faşizan girişimlerin katılımcıları,
destekçileri daha da artabilir.
Tepeden inme iktidar hırsıyla bu cadı kazanını kaynatan profesyonel
askercilere de, onlara iyi niyetle, vatanın bütünlüğünü savunma
gerekçesiyle destekçi olanlara da bir soru:
Türkiye'nin 1952'de katılımından beri karşı çıktığımız, örgütsel ve
yayınsal planda mücadele verdiğimiz NATO'nun Türk Ordusu üzerindeki
hiyerarşik kontrolu sürdükçe, bu ordu stratejik ve lojistik olarak
Pentagon'a bağımlı kaldıkça hangi bağımsızlık, hangi anti-emperyalizm?
Ve yine soruyorum:
- Herbirini 1283 kayıt numaralı "Harbiyeli Kemal" olarak görüp
alkışladıkları generallerden hangisi Türkiye'nin NATO bağımlılığına,
Pentagon'un Wall Street çıkarlarını savunma amaçlı global
stratejilerine karşı bir irade ortaya koymuştur?
Aksine, tıpkı Mısır generalleri gibi Türk Ordusu'nun generalleri de
yarım yüzyılı aşan Amerikancı şartlanmalarıyla, savaş sanayiindeki
kanlı çıkar ortaklıklarıyla, OYAK ayaklarıyla, ABD'nin ve de onun
uluslararası terör örgütü NATO'nun kapıkullarıdır.
Bu gerçeği bile bile "asker gelsin" çığlıkları atmaksa,
anti-emperyalistlik falan değil, olsa olsa ABD'ye ve NATO'ya
taşaronluktur.
17 yıl önceydi. 12-13 Mart 1994 tarihlerinde Brüksel'de Kürt
sorunu üzerine uluslararası bir konferans düzenlenmişti. Normal olarak
bu konferans Brüksel'in merkezindeki Sheraton Oteli'nde yapılacaktı.
Ama Saint-Josse Belediye Başkanı sosyalist Guy Cudell son anda Türk
Devleti'nden gelen baskılara direnememiş, toplantının bu otelde
yapılmasını yasaklamıştı
Yasaklama her bakımdan skandaldı.
Kısa bir süre önce MHP lideri Alparslan Türkeş aynı otelde
Bozkurt'larıyla toplantı yapmış, Türkiyeli demokratların protestosuna
rağmen bu provokatif toplantıya herhangi bir yasaklama getirilmemişti.
Dahası, aynı bozkurtlar birkaç ay önce, TC Büyükelçiliği'nin de
kışkırtmasıyla, Almanya'dan Brüksel'e gelen Kürt özgürlük
yürüyüşçülerine saldırmıştı. Saldırıyı takbih edenlerin başında ise
aynı Guy Cudell vardı. Şimdi saldırganların toplantısına ses
çıkartmazken mazlumların toplantısını yasaklıyordu.
Ne olmuştu da Belçika makamları iki ay içinde yüzseksen derece dönüş
yaparak saldırgan Türk faşistlerinin kentin göbeğinde toplanmasına göz
yummuşlar, buna karşılık saldırıya uğrayan Kürtlerin aynı yerde
toplanmasını engellemişlerdi?
Engellemişlerdi, çünkü o zamanki Belçika Dışişleri Bakanı sosyalist
Willy Claes, Mart 1994 sonunda Türkiye'ye gidecek, iki ülke arasındaki
ticari ve askeri ilişkilerin geliştirilmesi pazarlığını yapacaktı.
Belçika'da 1993'te kabul edilen bir yasaya göre iç savaşa ya da sürekli
insan hakları ihlallerine sahne olan ülkelere Belçika'nın silah
satışını durdurmasını emreden yasaya rağmen, Claes'in pazarlık
masasında Belçika'nın Türkiye'ye yeni silah ve askeri malzeme satışı da
vardı.
Belçika'nın geçmiş iki yılda, 9 Şubat 1991 ila 27 Mart 1993 arasında
Türkiye'ye 51 uçak, 2 gemi ve 808.235 Kilo askeri malzeme ve mühimmat
sattığı biliniyordu. Satılan askeri malzemenin önemli kısmının Türk
Ordusu tarafından Kürt özgürlük hareketinin ezilmesi için kullanıldığı
da dünyanın malumuydu.
ABD'nin barış düşmanı politikalarının başlıca destekçilerinden biri
olan Willy Claes, bu ziyaretten kısa bir süre sonra hizmetinin
karşılığını görerek Türkiye'nin de desteğiyle NATO Genel
Sekreterliği'ne getirilecekti. Tıpkı, eski Danimarka Başbakanı Anders
Fogh Rasmussen'in, Roj TV konusunda verdiği ödünler karşılığında yine
Türkiye'nin desteğiyle aynı makama getirilmesi gibi…
Ne ki Claes bir yıl geçmeden, ekonomik işler bakanıyken Agusta
helikopterlerinin satınalınmasına ilişkin yolsuzluklara adı karıştığı
için NATO'daki görevinden istifa etmek zorunda kalacak, Belçika
Yargıtayı tarafından da üç yıl hapse, beş yıl süreyle de kamu
hizmetinde çalışma yasağına mahkum edilecekti.
*
Brüksel'in merkezinde yapılamayan konferans öngörülen tarihlerde
Belçika'nın uluslararası Zaventem havaalanı'nın yanıbaşındaki bir
otelin salonunda, Türkiye'den ve diğer ülkelerden gelen önemli
şahsiyetlerin katılımıyla açıldı. Belçika dışından gelen davetliler
aynı otelde misafir kalıyordu.
Konferans açılmadan önce girdiğimiz kahvaltı salonunda sevindirici bir
karşılaşma… Türkiye komünist hareketinin yorulmaz militanı, edebiyat ve
sinema dünyamızın üretken kalemi Vedat Türkali de katılımcılar
arasındaydı.
Türkiye'de gerçekçi sinemanın gelişim dönemi olan 60'lı yıllarda Ertem
Göreç'in yönettiği Karanlıkta Uyananlar filminin senaryosu Vedat
Türkali'nin kaleminden çıkmıştı. Bu film üzerine İstanbul'da 1965
yılında Çetin Altan, İlhan Selçuk, Beklan Algan ve Ayperi Akalan'ın da
katıldığı bir açık oturumu ben yönetmiştim.
90'lı yıllarda ise Türkali'nin adı bir yandan Kürt halkının özgürlük
mücadelesine destek veren yazı ve konuşmalarıyla, öte yandan Türkiye
komünist hareketinin geçmişine ışık tutmak amacıyla yazdığı Tek Kişilik
Ölüm'le ön plana çıkacaktı. Bu kitabında Türkiye komünist hareketinin
geçmişine damga vuran bazı isimlere, örneğin Mihri Belli'ye yönelttiği
eleştiriler polemiklere yolaçmıştı.
Bir masada Türkali'yle başbaşa tam da bu konuda konuşuyorduk ki salona
Mihri Belli'nin girdiğini gördük.
1971 Darbesi'nden önce Belli'yle solun stratejik tercihleri ve Kürt
sorunu konusunda görüş ayrılıklarımız vardı. Örneğin Ant Dergisi'nde
"Türkiye halkları" ifadesini kullandığımız için bizi "devrimci
güçbirliğinin bölünmesine yolaçmak"la suçluyordu.
1973'te yıldızı parlayan Ecevit bir konuşmasında Belli'yi CIA
ajanlığıyla suçladığında, o sırada bizim gibi yurt dışında mücadele
sürdürmekte olan Gencay Gürsoy, Bülent Tanör, Yücel Sayman'la birlikte
bu iğrenç saldırıya karşı çıkmıştık.
1974'te Brüksel'de konuğumuz olduğunda Belli'yle ilişkimiz sıcak bir
dostluğa dönüşmüştü.
Darbeden sonraki sürgün yıllarında Kürt realitesini daha yakından
tanıyarak Kürt özgürlük hareketinin yanında yeralan Belli, Brüksel'den
geçişlerinde ya da başka ülkelerdeki karşılaşmalarımızda bize bu
hareketin gelişimini büyük bir coşkuyla anlatır, bu mücadeleyle
dayanışmanın öncelikli görev olduğunu vurgulardı.
*
1994 konferansı sabahı Belli'nin salona girdiğini görünce sevinçle
Türkali'ye "Kendisini hemen masamıza davet edeyim," dedim. Tam da
konferans öncesi kitabından ötürü tatsız bir tartışma çıkmasını
istemediği için olmalı, önerimi önce pek sıcak karşılamadı. Israrım
üzerine de, "Mihri'yi severim, oldu, görüşelim," dedi.
Belli beni görünce çok sevindi, kucaklaştık. "Ama sizi görünce
sevinecek başka kişiler de var," dedim. İlerideki masada oturan
İnci'yle Türkali'yi gösterdim.
İnci'yi görünce o tarafa doğru bir hamle yaptı. Ama Türkali'yi
farkedince duraklayıp kafasını çevirdi, "O kitabı yazan kişiyle
görüşeceğim bir şey olamaz," dedi.
Israr ettim: "Bakın bugün Kürt halkının haklı mücadelesine destek
vermek için buradayız. İki eski kavga arkadaşı, iki yoldaş arasında
görüşmezlik olmaz."
Gülümsedi, "Madem öyle, görüşelim" diyerek tekrar masaya yöneldi…
İki seçkin insanın buluşmasına, barışmasına, yeniden dostluklarını
pekiştirmesine aracı olmak sürgün yaşamımın unutulmaz anıları arasında.
Yıllar sonra, sanırım 2002 yılıydı, İnci'yle birlikte sevgili
Türkali'yi Londra'da ziyarete gitmiştik. Komünist adlı anı kitabı yeni
çıkmıştı. Kitabı hemen orada, bir solukta okudum. Belli için şunları
yazıyordu:
“(...) Daha sonraki yıllar boyu, Parti’de çeşitli kişilerle illegal
işler yaptım; bütün bunlar içinde kendimi en mutlu duyumsadığım dönem,
Mihri ile birlikte çalıştığımız o günler olmuştur. Ara sıra, işten
kaynaklanmış kaçınılmaz sürtüşmelerin yarattığı hırlaşmalarımıza
karşın, Parti’de tanıdığım öteki kişilerden çok ayrı, çok yakın
bulduğum biriydi Mihri.(…)”
Belli'nin cenaze töreninde Türkali'nin onu fotoğrafını öperek
uğurladığını gazetelerde görünce, düşündüm: Yaşamları işçi sınıfının
davasına, ezilen halkların özgürlük mücadelesine adanmış iki büyük
kavga adamı. Ama kavga etmesini olduğu kadar barışmasını, barışı
yapmasını da bilen iki erdemli kişi.
En kalıcı barışı ancak kavganın başını çekenlerin sağlayabileceğine
inancım pekişti.
*
Ama barış konusunda denecek bir şey daha var.
Bizim 60'larda örgütlenmeye başlayan, 70'lerde bu uğurda kimi
zındanlara, kimi idam sehpasına, kimi sürgüne giden kuşağımızın
beklediği barış hangi barış?
Halkların eşitlik ve karşılıklı saygı temeli üzerinde onurlu barış mı,
ezilen halkların haklı kavgalarını küllendirmek için dayatılan "çakma"
barış mı?
Yıllar yılı SSCB'nin dayattığı, protokollerle ve görkemli törenlerle
göz boyayan barış politikalarının 70'li, 80'li yıllarda devrimci
direnişimiz üzerindeki çökertici etkilerini de unutmuş değiliz.
Hele bazı sol parti liderlerinin, sırf SSCB'nin Türk faşist cuntasıyla
iyi ilişkiler sürdürebilmesini sağlamak uğruna örgütlerini "barış"
söylemlerine endekslemelerini, 1980 darbesine faşist diyenleri tasfiye
etmelerini… Hele hele, faşist baskının doruğuna çıktığı yıllarda barış
adına Evren'le Brejnev'in yanyana fotoğraflarını bayraklaştırmış
olmalarını…
Evet, barış… Hemen şimdi…
Ama 21. yüzyılın en haklı özgürlük mücadelelerinden birini yürüten Kürt
halkının meşru temsil kurumlarıyla ve eşit koşullarda masaya oturacağı,
istemlerini ön koşulsuz tartışarak çözüme bağlayabileceği bir barış.